İçeriğe geç

Dış ortamdan kuduz bulaşır mı ?

Görünmez tehditler, görünür iktidarlar

Sokakta yürürken fark etmeden soluduğumuz hava, temas ettiğimiz yüzeyler ya da yanından geçtiğimiz bir hayvan… Günlük hayat, çoğu zaman kontrol edemediğimiz risklerle dolu. “Dış ortamdan kuduz bulaşır mı?” sorusu ilk bakışta biyolojik ve tıbbi bir merak gibi durur. Fakat biraz durup düşününce, bu sorunun ardında daha derin bir mesele belirir: Risk kim tarafından tanımlanır, kim tarafından yönetilir ve bu yönetim hangi güç ilişkileri üzerinden meşrulaştırılır?

Güç, sadece yasalarla ya da polisle değil; korkular, tehdit algıları ve korunma vaatleri üzerinden de işler. Toplumsal düzen, görünmez tehlikeler karşısında kurulan kurumlar ve bu kurumlara duyulan güvenle ayakta durur. Kuduz gibi bir hastalık, tam da bu noktada siyaset biliminin ilgi alanına girer: İktidarın bedenler üzerindeki tasarrufu, yurttaşın güvenlik beklentisi ve demokrasinin sınavları.

“Dış ortamdan kuduz bulaşır mı?” sorusu neyi ima eder?

Biyolojik sorudan siyasal metafora

Kuduz, klasik tanımıyla hayvanlardan insanlara geçen ölümcül bir hastalıktır. Ancak “dış ortam” ifadesi, belirsizliği çağrıştırır: Sahipsiz sokaklar, kontrolsüz alanlar, devletin ya da kurumların geri çekildiği boşluklar. Bu yüzden soru sadece tıbbi değildir; “Beni kim koruyor?” sorusunun başka bir biçimidir.

Siyaset bilimi açısından bakıldığında bu, güvenlik siyasetinin en temel sorularından biridir. Modern devlet, yurttaşına yalnızca oy hakkı değil, aynı zamanda “hayatın devamlılığı” vaadi sunar. Sağlık politikaları, bu vaadin en somut alanlarından biridir.

Riskin siyasal inşası

Her risk aynı şekilde algılanmaz. Kuduz, istatistiksel olarak nadir görülen bir hastalık olsa bile, ölümcül oluşu nedeniyle büyük bir korku üretir. İktidarlar bu korkuyu ya yatıştırır ya da yönetir. Michel Foucault’nun “biyopolitika” kavramı burada anlam kazanır: Devlet, nüfusun sağlığını düzenleyerek meşruiyet üretir.

Burada meşruiyet, sadece sandıktan çıkan bir sonuç değildir; yurttaşın “devlet beni koruyor” hissidir. Bu his zayıfladığında, en küçük sağlık riski bile siyasal bir krize dönüşebilir.

İktidar ve kurumlar: Kim korur, nasıl korur?

Devletin koruyucu rolü

Kuduzla mücadele genellikle belediyeler, sağlık bakanlıkları ve veterinerlik kurumları üzerinden yürütülür. Aşılama kampanyaları, sokak hayvanlarının kontrolü, bilgilendirme çalışmaları… Bunların her biri kurumsal kapasitenin göstergesidir.

Ancak kurumsal kapasite zayıfladığında, “dış ortam” daha tehditkâr algılanır. Sahipsiz köpekler, boş araziler ya da bakımsız mahalleler, yalnızca fiziksel değil siyasal boşluklar olarak da görülür. Bu boşluklarda iktidarın görünmezliği, korkuyu büyütür.

Kurumlara güven ve demokrasi

Demokratik rejimlerde kurumların işleyişi şeffaftır ve hesap verebilirlik esastır. Yurttaş, risklerin nasıl yönetildiğini bilmek ister. Otoriter eğilimlerin güçlendiği rejimlerde ise bilgi akışı sınırlanır; riskler ya abartılır ya da yok sayılır.

Bu noktada kritik soru şudur: Kurumlara güven azalırsa, yurttaş kendi güvenliğini nasıl sağlar? Bireysel önlemler mi artar, yoksa kolektif çözüm arayışları mı güçlenir? Demokrasi, tam da bu soruların kamusal alanda tartışılabildiği ölçüde canlıdır.

İdeolojiler ve kuduz anlatıları

Güvenlikçi ideoloji

Bazı siyasal söylemler, sağlık risklerini “düzen” meselesi olarak ele alır. Sokak hayvanları, kontrol edilmesi gereken bir tehdit olarak sunulur. Bu yaklaşımda çözüm, daha fazla denetim ve sert önlemdir. Güvenlikçi ideoloji, korku üzerinden destek toplar ve “sert devlet” imajını pekiştirir.

Hak temelli yaklaşım

Buna karşılık, daha katılımcı ve hak temelli ideolojiler, sorunu çok aktörlü bir mesele olarak görür. Hayvan hakları, halk sağlığı ve yerel yönetimlerin iş birliği ön plana çıkar. Burada katılım, sadece oy vermek değil; yerel inisiyatiflere, sivil toplum çalışmalarına ve ortak çözümlere dahil olmaktır.

İki yaklaşım arasındaki fark, kuduzun kendisinden çok, toplumun nasıl yönetildiğiyle ilgilidir.

Yurttaşlık: Korku mu, sorumluluk mu?

Pasif yurttaşlık

Eğer yurttaş, tüm sorumluluğu devlete bırakır ve yalnızca şikâyet eden bir konumda kalırsa, siyasal ilişki tek yönlü olur. Devlet “koruyan”, yurttaş “korunan”dır. Bu ilişki, kısa vadede rahatlatıcı ama uzun vadede kırılgandır.

Aktif yurttaşlık ve toplumsal dayanışma

Aktif yurttaşlık ise risklerin paylaşılmasını içerir. Mahalle bazlı bilgilendirme, yerel yönetimlerle diyalog, gönüllü çalışmalar… Bunlar, kuduz gibi bir sağlık riskini siyasal bir öğrenme alanına dönüştürür.

Burada soru şu hale gelir: Dış ortamdan kuduz bulaşıp bulaşmamasından ziyade, “dış ortam” dediğimiz kamusal alanı birlikte mi yönetiyoruz, yoksa yalnızca korkuyor muyuz?

Karşılaştırmalı örnekler: Dünyada farklı yaklaşımlar

Merkeziyetçi modeller

Bazı ülkelerde kuduzla mücadele tamamen merkezi devletin kontrolündedir. Hızlı karar alma avantajı vardır; ancak yerel farklılıklar göz ardı edilebilir. Bu modelde meşruiyet, etkinlik üzerinden kurulur: “Bakın, sorun çözüldü.”

Yerel ve katılımcı modeller

Başka ülkelerde ise yerel yönetimler ve sivil toplum daha etkindir. Bu yaklaşımda süreç daha yavaş olabilir; fakat toplumsal sahiplenme artar. Risk, ortak bir mesele haline gelir. Demokrasi burada sadece bir yönetim biçimi değil, bir pratik olarak yaşanır.

Güncel siyasal olaylar ve sağlık korkusu

Son yıllarda sağlık krizlerinin (pandemiler, zoonotik hastalıklar) siyasal etkileri açıkça görüldü. Sağlık, artık “teknik” bir alan değil; seçim kampanyalarının, ideolojik tartışmaların merkezinde. Kuduz gibi nispeten dar bir konu bile, sokak politikaları, belediyelerin yetkileri ve merkezi yönetimle ilişkiler üzerinden hararetli tartışmalara yol açabiliyor.

Bu tartışmalar bize şunu gösteriyor: Sağlık korkusu, siyasal mobilizasyon için güçlü bir araçtır. Ama bu araç, katılımcı ve şeffaf bir biçimde kullanıldığında toplumsal güven üretir; manipülatif kullanıldığında ise kutuplaşmayı derinleştirir.

Provokatif sorularla bitirelim

– Dış ortamdan kuduz bulaşır mı diye sorarken, aslında hangi kurumlara güvenmediğimizi mi itiraf ediyoruz?

– Güvenlik adına alınan sert önlemler, uzun vadede demokrasiyi zayıflatır mı yoksa güçlendirir mi?

– Sağlık riskleri karşısında daha fazla devlet mi, yoksa daha fazla katılım mı istiyoruz?

– Korku, siyasal düzenin harcı olabilir mi, yoksa onu eriten bir asit mi?

Kendi adıma şunu düşünüyorum: Bir toplum, görünmez tehditler karşısında ne kadar soğukkanlı ve birlikte hareket edebiliyorsa, o kadar güçlüdür. Kuduz sorusu, belki de bize şunu hatırlatıyor: Asıl mesele hastalığın kendisi değil; riskle baş etme biçimimizin ne kadar demokratik, ne kadar adil ve ne kadar insani olduğudur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ahmet Başbey Bülent Kent